İçeriğe geç

İZBARÇO II

Çocukken elime geçen kibrit kutularına doldurduğum karıncaları odamın tavanına yapışan balonlara bağlayıp gökyüzüne bırakırdım. Bunu acımasızlık olarak algılamayın sakın. Bu küçük bir çocuğun biraz masumiyeti; biraz da; aslında bunu belirtmemin hiçbir anlamı yok. İlinti…

Bu durumu onun da bilmeye hakkı olduğunu düşünürken toprak bir yolda yürüyordum. Önce plastik topun peşinden koşan güler yüzlü çocuğun başını okşadım. Evinin önünü süpüren ihtiyar kadına selam verdim. Birkaç kadın köy meydanındaki fırından az önce çıkardıkları odun kokulu sıcacık ekmeğin arasına tereyağı sürerek birbirlerine ikram ediyorlardı. Galiba o koku sihirliydi diye düşünmeden de edemedim.

Mektubu aynı akşam geldiğim yere yolladım. Çünkü içimdeki şey öyle istiyordu. Hem öyle değil miydi? O istedi diye gelmemiş miydim buralara. Onun mutluluğu için aramıyor muydum yine onu.

Umarım sözlerimin şeffaflığına gizlenen gözyaşlarım sahibine ulaşacaktır. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim biliyor musunuz? Daha önce böylesine sarhoş olmamıştım.

Derin bir kuyunun dibinden gökyüzünde parlayan yıldızlara seslenir gibi. Derin bir uykudayken uçurumdan aşağıya düşüyormuş gibi. Ulaşacaktır ve beni anlayacaktır.

Mektubun sonuna şu sözü iliştirmiştim: Her gün! Ama her gün dört dakika benimle olacağına söz veriyorum.

Başka bir akşam düşüncelerimin sonuna yerleştirdiğim soru işaretlerini çamaşır ipine astım. Geçmişe dönüp baktığımda o kısacık süren çocukluğumun gölgesine sığınmış bir şeyin olduğunu gördüm. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Bu arada öfkeyle esen rüzgâr soru işaretlerimi, asılı oldukları çamaşır ipinden kopardı.

Böylece benliğimin farklı yönünün kitap sayfalarında olmadığını anladım. Ne bir kalemin ucundaydı ne de bir ağacın kovuğunda.

Buradaydı… Buradaydım. İçimdeki şey burada büyüyecekti ve bana her şeyi anlatacaktı. Dört dakika sürecekti belki de; bilemiyorum, belki de bir ömür.

Akıntıya karşı bir ömrü tüketmek, günleri biriktirdikçe ölüm kokmak, arka odadan gelen sesler ve dokunmak isteyip de dokunamadığımız hisler.

Bir sabah gözlerimin gördüğü şey beynimi delip geçeceğe benziyordu. Gizemli bir kitap, verandadaki çamaşır ipinde asılı duruyor ve ilk bakıldığında büyük bir yarasayı andırıyordu.

Evin çatışında ormana bakan bir taraf vardı. Bulduğum eski bir battaniyeyi oraya serdim. Geceleri battaniyeye uzanıp gözlerimden yüzlerce yıldız akıttım. Kum saatinde gördüğüm coşkulu özgüven zemheri soğuğu aldırmıyordu.

Bu sırrı hep içimde saklamalıydım ama olmadı. Kitabın kapağında boş bir kum saati vardı. İlk sayfası hüzün ve mutlulukla sulanmıştı. Gözlerimden akan bakışları kime yöneltmeliyim diye sordum kendime ama etrafta duvardaki aynada gördüğüm yansımamdan başka kimse yoktu. İçimdeki şey susmaya devam ediyordu.

İşte tekrar geldin. Bana hayal etmeyi öğrettiğin günden bu yana bu basamakları senin için tırmanmayı hayal ettim. Yıllarca kendi içime fısıldadım durdum. Sebebi her ne olursa olsun o bu eve tekrar gelecek dedim. Aslında sana kırgınım biliyor musun? Bana hayal etmemi söyledin, beni diğer insanlardan farklı kılan düşlerimin olmasını söyledin. Ancak odanın penceresinde duran gaz lambasının tekrar yanacağı günü bekleme demedin. Bu basamaklara tedirgin adımlarla tırmanma demedin. Benim tek düşüm senin bu evdeki varlığını görebilmek oldu yıllarca…

Kitaplar okumayı bilene birer mektuptur. Sabır işidir kitaplar. Hayal kurmaktır pes etmeden. Farklı olmaktır. Farklı olduğunu bilerek içindeki şeyin sesine kulak vermektir.

Bilir misiniz? Kalmak zorunda olmak veya gitmek zorunda olmak ne kadar zordur. Bir amacı olmayan ruhlar, hayranlıkla izledikleri denizin üzerinde uçuşan martıları göremezler. Kıyıya nasıl vurduklarını bile bilmezler.

Yine bir akşam uçsuz bucaksız düşlerimi yamalı bir battaniyenin üzerinden yıldızlara gönderiyordum. Aşağıdan gelen sesin kulağıma dolmasıyla içimdeki izbarço bağını çözülmeye başladığını hissettim.

Görünüşe göre koşullar ve düşünceler aleniyete başvurmaktan kaçınmamı söylüyordu. Sarih olan şey yıllar önce gördüğüm yüzün titreyen sesini duyduğumdu. Belli belirsiz uzaklardan benimle konuşuyor gibiydi. Bütün bu olanları ilginç mi yoksa tehlikeli mi bulacağımı bilemiyordum.

Dört dakikalık melodi… Dört dakikalık içsel mücadelem birden uykuya dalıyordu ve çok zaman sonra birden uyanıyordu. Sizce de bu bedeni ortadan ikiye ayırmaya benzemiyor muydu? 

Demek istediğim; içimdeki şey eğer bir canavara dönüşürse gitmek zorunda kalırım. Martıları bir daha asla göremeyeceğimi bile bile.

Verandanın köşesinde duran eski sandalyeye oturdum. Ormana giden yolu oturduğum yerden kolaylıkla seçebiliyordum. Aslında uzun süredir öylece yürüyordum; bana yol boyunca buğday tarlaları eşlik ediyordu. Sonra birden gökyüzünü kara bulutlar kapladı. Ağaçlar için uyku vaktinin geldiğini çıkardıkları hışırtı sayesinde anlayabiliyordum. Daha sonra bir siluet belirdi yerde, eski ahşap bir sandalye. Üzerinde ben. Rastgele yürüyordum işte…

Tarih:Yazılarım

2 Yorum

  1. Gültekin Demir Gültekin Demir

    Eline sağlık çok güzel olmuş

  2. Erhan Erhan

    Adamsın kralll

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir